Uyanmak ne güzel şeymiş. Tekrar gözlerimi açtım bu ipsiz dünyanın sonuna doğru. Her nefes alışımda içime çektim yaşamı ve huzuru. Bir an durdum ve geçmişimi düşünüverdim. O kayıp benliğimi hatırlayıverdim. Oradan oraya savrulan, amaçsız o ben. Her şey karışmış günlerim anlık mutluluklar üstüne kurulmuştu. Ne bir davranışım ileriye yönelikti ne de ben ileriye yöneliktim. Tüm dünya bana küsmüştü benim onlara küstüğüm gibi. Tüm ırmaklarım kurumuştu kendi aklımdaki dünyamın. Tüm masallarım kötü sonlarla bitmişti. Ben öyle istemiştim ve öyle bitmişti. Bundan bile mutlu olmuştum açıkçası.
Bir gün göklere doğru haykırırken geçmişimi, bir ışık gördüm orada bir yerlerde. Şimşek çaktı diye fark ettiğim o ışıktı bana doğru gelen. Hem korkutan hem bana gelen ve tüm geçmişimi sildiren. İşte o an gözlerimi aralamıştım dünyaya. O ışık beni değiştirmeye gelen bir melekten başkası değildi aslında. O karanlığıma ışık tutan melekti beni korkutan her şeyden uzaklaştıran. Ama diğer yandan tüm yıkılışları, tüm yok oluşları hayatımdan silen. O melekti bana sevmeyi öğreten.
Sonra bir gün melek gitmeye karar verdi. Buna kızsam da son dersini giderken bana verdi. O an silindi tüm öfkem tüm kinim. Kendimle baş başa kaldım ve hayatımdaki herkesi kucakladım birer birer. Tüm suçları affettim. Tüm olumsuzlukları geride bıraktım. Kimine göre düş kimine göre gerçek. O meleğin bana söylediği tek bir ders vardı ve ben de onu fark ettim. Bana zamanının geldiğini söylüyordu. Zamanı gelmişti ve giderken o son dersi fısıldıyordu:
“Tanrı ile şeytan aynı yatakta yatar, aynı kapta yemek yerler. Oysa birbirlerine kurdukları planlardan habersizlerdir.”









