‘mutluluk’ olarak etiketlenmiÅŸ yazılar

Mutlu Olmak

Pazartesi, 10 Mayıs 2010

Bu sessiz ve karanlık bir yolda ışık aramak veya aydınlık bir yolda saklanacak bir karanlık bulabilme ümidi barındırmak. Evet bu umudun ta kendisi. yeni ve güzel bir güne inancın ta kendisi. Artık sorunların ve üzüntülerin geçeceÄŸi beklentisi. Bu sessiz ve düşüncesiz bir bekleyiÅŸ. Belki de bir yok oluÅŸ…

Bir gün biterken yeni bir gün de ardından doğacaktır elbet. Ta ki son bir gün gelene kadar. Umutlarımız ve hayallerimiz bir sonraki günün o gün olmaması, korkularımız ve endişelerimiz diğer günün bizi köşeye atıp kendimizle baş başa bırakmaması için.

Düşüncesiz bir bekleyiş bizi kollarına alır. Hafif bir esinti iliklerimize kadar işlerken bu duygu bedenimizi ele geçirip bizi hayallerin içine sürükler. Bazen en büyük kabuslarımızın bazen hiç ulaşamayacağımızı düşündüğümüz o imkansız hayallerin içinde kaybolup gideriz. Bir an için kendimizi iyi ya da kötü hissederiz. Oysa gözlerimizi açtığımızda her ikisinin de yok olacağını biliriz. Buna rağmen kaptırıp gideriz. O hayalin içinde oradan oraya sürüklenip korkup bazen kahkaha atıp bazen ağlayarak kendimize geliriz. Oysa ki hiçbiri yaşanmamış hiçbiri gerçekleşmemiştir. Sadece kendi kendimize oynadığımız bir oyundur. Sonunda ya korkularımızın artmasını izleriz ya da o günlerin bir an önce gelmesini isteriz. Belki de o günler hiç gelmeyecek deriz. İki durumda da bir hüzün kaplar içimizi. Korktuğumuz anların bir kabustan başka bir şey olmadığına sevinemeyiz ya da bizi mutlu eden hayale gülümseyemeyiz gerçek olmadığını anladığımız için.

Biz insanoğluyuz üzülmekten ve kederlenmekten başka bir şey yapamayız. Sadece ‘keşke’lere ve ‘ama’lara gömülüp gideriz. Sorunları aklımızda evirip çevirip üzülür, yakınız, ağlarız. Biz insanoğluyuz ağlamadan yapamayız.

Başarılı ve ünlü bir golf oyuncusuydu. Bir turnuvadan çıkıyordu. Birinci olmuş ve yüklü bir çek kazanmıştı. Arabasına doğru giderken kolundan bir kadın tuttu. Önce onu başarısından dolayı tebrik etti. Sonra da bebeğinin ölmek üzere olduğunu ve tedavisi için paraya ihtiyacı olduğunu söyledi. Adam dayanamadı ve çeki imzalayıp kadına verdi.

Bir hafta sonra adamın yardımcılarından biri yanına gelir ve ‘Efendim üzülerek söylemeliyim ki geçen hafta çeki verdiğiniz kadın bir dolandırıcı çıktı. Değil hasta bir bebeği olması evli bile değilmiş’ der. Adam güler ve ‘Yani ölmek üzere olan bir bebek yok. Bu bir hafta içinde duyduğum en güzel haber.’ der.

Hikaye alıntıdır.

İnsan ve Çevre

Salı, 17 Şubat 2009

‘Çevre ve insan’ aslında şu dünyanın yegâne sorunlarından biri de yegâne denge merkezinden biri de bu iki kelimenin uyumu. Evet, hal ve hareketlerimiz genelde çevrenin şartlarına göre değişir. Çünkü insanoğlu diğerlerinin kendisi hakkında düşünce ve sözlerini çok önemser. Daha da kötüsü hayatına bile bu görüşlerle yön verir. Düşünün ne zaman çevreyi düşünmeden, ‘Diğerleri ne der?’ demeden kendi içinizden geldiği gibi davrandınız? En son ne zaman sokakta deliler gibi koşup sonra ilk muslukta durup nefes nefese kana kana su içerken geriye yaslanıp bağırmanın mutluluğunu yaşadınız? Ya da en son ne zaman yolda yürürken durup sek sek oynamaya koyuldunuz? Yoksa siz sadece ‘Aa koskoca adamın yaptığına bak!’ tarzında düşüncelerden kaçan kişiler arasında mısınız? Ve siz toplumun çoğunluğunu oluşturan insanlarsınız.

Çevre insanın doğumundan başlayarak birçok konuda onu etkilemeye başlar. İlk önce anne ve babadan başar. Çocuk onların doğrularına inanmaya, onların hareketlerine özenmeye başlar ve sonra diğer yakın çevreye. Son olarak ise etrafındaki çoğunluğun kararlarını tartmadan almaya başlar. Hani onlar çoğunluk ya doğrudur muhtemelen. Hani herkes aynı şeyi söylüyor ya doğrudur herhalde. Peki, şöyle durup bir düşüneniniz oldu mu? Neden diğer şeyler yanlış? Ya da neden o doğru? Bazıları inandıkları şeyi açıklayamaz bile. Hani sıyrılmanın kolay yolunu da bilirler. Diğer herkes de aynı şeye inanıyorsa bir anda garip tavırlarla sizi yargılarlar da.

Açıkçası bunlar hiç umurumda değildir. Ben sadece kendi doğruları için yaşayanlardanım. Evet diğerlerinin kararı hayatımda büyük bir önem arz etmez. Onlar için değil kendim için yaşıyorum öyle değil mi? Kendi mutlu olduğum şeyleri dilediğimce yapamayacaksam bunun anlamı ne peki? (Bunu söylerken beni mutlu edip başkalarını üzecek şeylerden bahsetmiyorum.)

Bu gün bir arkadaşımla konuştum okulda. Darwin hakkındaki düşüncemi sordu güldüm. Biraz açıkladım. ‘İnanıyor musun ona?’ dedi, ben de ‘Evet.’ Dedim tepkisini ölçmek için. Biraz sonra ‘Çok saçma nasıl inanıyorsun?’ şeklinde konuşmalara başladığında ‘İnanmamam için bir neden söyle.’ Dedim. Kız biraz afalladı sonra birkaç neden söylemeye koyuldu. Söylediği nedenin saçmalığını kendi de fark etmiş olacaktı ki sonra durdu. İşte neye neden inandığını bile bilmeyen garip bir toplum yapısı içindeyiz şu anda. Sırf diğerleri söyledi diye inandığımız o kadar çok şey var ki. Üstelik körü körüne inandığımız şeyler bunlar.

Bir diğer sorun da insanların kendilerini mutlu edecek şeylerden kaçınıyor olması. ‘Her insanın içinde büyümemiş bir çocuk vardır.’ Derler ya sonuna kadar haklılar. Mesela ben hiç büyümedim belki de. İnsan bazen çocuk gibi yaşamayı onlar gibi davranmayı hak eder ama çevremize baktığımızda herkesin bir ağırbaşlılık takıntısı olduğunu görüyoruz. Bazıları bunu öylesine abartıyor ki ne siz sorun ne de ben söyleyeyim.

Başta da belirttiğim gibi kaçınız diğerlerinin size bakış açısını umursamadan delice denebilecek şeyleri yapabilirsiniz sokağın ortasında? Ve üstelik tek nedeniniz bunu yapmak olmalı.

Bunu bir düşünün isterseniz. Diğerleri için değil kendiniz için yaşıyorsunuz ve dilediğinizce hareket etmelisiniz. Yürümekten sıkılınca koşmalı, bazen takla atmalı, özgürce bağırmalı, birbirinize su sıçratmalı, bezen güzel şakalar yapmalısınız. Zaten hayatın tadı da buralarda değil mi?

Lcnby

redes

Ham madde WordPress
Tasarım: RSS-EMS.com.
LCNBY - 2009